“
Sular yükselirken kendimi yatağa bağlayacağım”

DEVRİM SEVİMAY
devrim.sevimay@milliyet.com.tr

Ilısu barajına yatırım yapmaya hazırlanan yabancılar, çevre kriterlerinin hiçbirine uyulmadığı gerekçesiyle geçen günlerde projeden çekildiler.


Biz de hemen aynı hafta Ilısu barajına karşı hareketin sembolü haline dönüşen Hasankeyf’e gidip, Doğa Derneği Başkanı Güven Eken’le bir söyleşi yaptık. O söyleşimiz 13 Temmuz Pazartesi günü Milliyet gazetesinde yayımlandı. Ama yayımlanmayan bir bölüm vardı ki onu da bugüne sakladık. İşte Hasankeyf ve Hasankeyflilerden küçük bir parça... “Gitmesek de, görmesek de” kabilinden...

Asma yapraklarının gölgesinde oturmuş, kolumuzun altından Dicle’nin akıp gitmesini seyrediyoruz. Sarısı sakin, yeşili yavaş bir su... Suyun üzerinde iri parçaları kalmış taş köprünün gölgesi... Başımızı hafifçe kaldırsak El Rızk Camii’nin çift merdivenli minaresiyle göz göze geleceğiz; biraz yana çevirirsek de gökten indirilmiş bir heykel gibi duran o dev kaya parçasıyla...

Bir huzurun ortasındayız. Rüzgar tatlı tatlı esiyor, nehir güzel şarkılar söyleyerek akıyor... Esmer, güzel gözlü delikanlılar, nehrin içinden ellerinde tepsilerle geliyorlar. Tepsilerde buz gibi karpuz, köpük köpük ayran, et, peynir... 

Sizce nedir buranın adı?

Bize kalsa cennet deriz de, Hasankeyfliler “taht” ya da “Şahmaran çardağı” diyor. Dicle’nin kıyısında sıra sıra dizilmişler. Harem-selamlık olanı da var, kızlı-erkekli olanı da... Ramazan’da açık olanı da olmayanı da...

Bizim oturduğumuz tahtın sahibi Ömer Talayhan. Paçaları sıvamış, ayağında naylon terlikler, mangalla meşrubat dolabı arasında koştururken bir yandan anlatıyor: “Önceki gün Alman ZDF ve ARD kanallarından aradılar, röportaj yaptılar. Bu hafta Belçika’dan gelecekler. Birlikte bir belgesel çalışmamız olacak.”

Ağzımız açık öyle dinliyor, mekandan zamana, zamandan Ömer abinin anlattıklarına uyum sağlamaya çalışıyoruz, ki tam o esnada tahtımıza yeni biri geliyor: Saadet Partisi’nin ilçe başkanı Ömer Güzel (Bu arada ilçede iki kişiden biri Ömer ise diğeri Abdullah’mış).

Bu Ömer kardeşimiz sayılır, 33 yaşında. Biraz üzüntülü. Önceki akşam bir TV kanalı Hasankeyf’i öyle kötü göstermiş ki, telefonla bağlanıp “Niye sadece kırık dökük yerleri veriyorsunuz, niye asıl Hasankeyf’i göstermiyorsunuz?” diyememiş. Koruyamamış yani kentini ve buna fena bozulmuş. “Oysa” diyor “Katılsaydım şunları söyleyecektim.” Hemen arka cebinden bir kağıt çıkarıyor, biz de soruyoruz: 

Nedir bu?

Bu benim basın açıklamam.

Kaçımız arka cebinde bir basın açıklaması taşır, izahı kolay değil, ama burası Hasankeyf. Hasankeyfliler 57 yıldır korkuyla ha bugün ha yarın devletin gelip “Haydi sizi buradan gönderiyoruz, burayı da sular altında bırakıyoruz” diyeceği günü bekliyor. Ömer de zaten bunu öyle güzel bir cümleyle ifade ediyor ki, “Burada bebeklerin kulağına isminden önce ‘Baraj’ kelimesi okunur. Bence burada herkesin adı Baraj olmalı, çünkü hepimiz onun adıyla büyüdük” diyor. Ömer ilkokul mezunu, eski fırıncı yeni bakkal ve bir de Doğa Derneği gönüllüsü.

Dernek nasıl ulaştı size?

Onlar bana ulaşmadı ki, ben onları buldum.

Niye?

Tabii ki Hasankeyf’i koruyabilmek için.

Nesine bu kadar çok bağlısınız Hasankeyf’in; niye buradan gitmeyi istemiyorsunuz?

Şu köprünün başına gidip oturalım. Sana gelip geçen herkesin kim olduğunu, ne derdi olduğunu, evinde kaç kişinin yaşadığını, ne yaptığını anlatırım. Buradan gidersek bu birlik kalmaz. Her birimiz ayrı bir yere dağılırız. Ayağımızın altından halı çekilir, biz düşeriz. 

Baraj yapılırsa sizi şu karşıki tepelere taşıyacaklarmış; orada yaşayamaz mısınız yani?

Kimse oraya gitmez, herkes başka yere dağılır. Ne var ki orada; uzaktan baraja mı bakalım? Bizim durgun suyla işimiz olmaz. Biz Dicle’nin sesiyle uyumaya, bu oksijene alışmışız. Niye barajın nemiyle, kokusuyla yaşayayım? 

Peki ya “Sen nemle uyuma diye biz baraj yapmayacak mıyız?” diyen çıkarsa?

Bakın ben çok bilgili biri değilim. Ama buradaki tarih, doğa bilgiyle değil, zaten gözle görünen bir şeydir. Beni boş verin ama bu tarihi, doğayı nereye taşıyacaklar?
Tabii adam Dicle’yi sadece su; bu kaleyi, köprüyü sadece taş olarak görüyorsa ona bir şey anlatamam. Biz burayı 10 bin yıllık biliyorduk ama kazı başkanımız geçen hafta 15 bin yıllık olduğunu tespit ettiklerini söyledi. Şimdi 15 bin yıllık medeniyeti 55 yıllık bir baraja feda ediyorlarsa benim diyeceğim hiçbir şey yok.

Her Hasankeyfli böyle mi düşünüyor?

Herkesin benim gibi düşündüğünü biliyorum, size kanıtını da söyleyeyim. Ben bu doğa işiyle daha ciddi bir şekilde ilgilendiğimden beri halk tarafından çok daha fazla sevilen biri oldum. TV’de bir röportajım çıkacağı zaman insanlar kahvelere toplanıyor, acaba bizim hakkımızı nasıl savunacak diye; ama “Kapatın şu televizyonu” demiyorlar.
Çünkü biliyorlar, ben burada gelir seviyesi en düşüklerden biriyim. Bir tarlamız vardı, devlet zorla kendine sattırdı, 55 milyar verdi elimize, onu da ailede 22 kişiye böldük. Yani burada kalmaktan dolayı hiçbir menfaatim yok. Belki gitsem lüks ev bile verecekler. Ama yine de istemiyorum. Çünkü ben her akşam Dicle’nin yanında bu kayalara bakarak, kurbağaların sesiyle uyumayı hiçbir şeye değişmem. 

Sıcaklık 50 derece, nem sıfır


Doğa Derneği gönüllüsü Ömer’i bırakmıyoruz. Başkan Güven Eken, derneğin Hasankeyf temsilcisi Hızır, Ankara’nın fotoğraf üstadı Mustafa İstemi hep beraber kaleye tırmanışa geçiyoruz. Kalenin tepesi galiba 50 derece falan. Öyle bir sıcak ki buğusundan ufka bakamıyoruz. Fakat Allah’ın işi işte, sıfır nem. Taşlarından mıdır nedir, o sıcağa rağmen insan beklenenin çok altında terliyor.
Tabii terlememek haşlanmaya engel değil. Kıpkırmızı yüzler, fırlamış bir nabız, elimizde su şişeleri, ama pes etmeden kaleyi dolaşıyoruz. Çünkü gizli merdivenleri, mağaraları, oyukları gezmek, hele de kaleden Hasankeyf’e bakmak bambaşka bir zevk. Her şey o kadar canlı, o kadar görünür ki, 200 metreden aşağı uzansanız Artuk beyiyle Melikşah hakkında sohbet edecek, Eyyübi sultanından Akkoyunlulardan ne çektiğini dinleyecek veya II. Kostantin’e de bu kaleyi niye yaptırdığını soracaksınız. Sanki her şey az önce olup bitmiş ve “Şimdi buradaydılar” diyecek gibi... 

“Tarkan’la hayat yolumuzda ayrı, Hasankeyf’te biriz”


Bu manzaraya noktayı koyabildiğimiz ilk anda aşağı inişe geçiyoruz. “Dicle seviyesi”ne varır varmaz siyah takkeli bir amca çıkıyor karşımıza. Hasankeyf’in eski imamı İsmail Koçyiğit. 65 yaşında. Bakıyoruz; İsmail amca da arka cebinden bir kağıt çıkarıyor: 

Nedir bu?

Bu benim basın açıklamam. 

Tahmin etmiştik zaten, ama bizim soru kolay, tek kelimelik: Hasankeyf?

Şimdi birincisi ben devletime karşı değilim. (Bu cümle bütün Hasankeyflilerin ilk cümlesi) Ama buraya baraj istemiyoruz. Burasının sular altında kalmasını istemiyoruz. Yazık, günah.

Size bir de Tarkan’ı soralım; beğendiğiniz, izlediğiniz biri midir?

Kendisiyle bizim hayat yolumuz bir değil, ama Hasankeyf’te yollar aynı. O yüzden evet, beğeniyoruz. (Tarkan Hasankeyf’te gerçekten de herkesin dilinde. Heyecanla gelip konser vermesini bekliyorlar. Hatta birkaç yerde “Acaba geldiğinde konseri nerede verse?” diye yer seçtiklerini duyduk.)

“Yukarıdaki mağarada yaşarım, yine de gitmem”

İmam efendinin yanından ayrılıp kahveye doğru gidiyoruz. Domino oynayanlar, terasta oturanlar, yaşlılar, gençler; sıcağa rağmen epey insan var kahvede. Fakat çoğu yanımıza gelmiyor. Duyuyoruz ki, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun “Baraj istemeyenler bölücü” lafı Hasankeyf’te çok kalp kırmış ama maksat konuşturmamaksa işe de yaramış. Hasankeyf’i Yaşatma Derneği Başkanı Abdullah İridil bu durumu şöyle anlatıyor: “Burası hassas bir bölge. Burada herkes tedirgin. Hele de böyle bir laf söylenince tedirginlik daha da artıyor. Bakmayın biz kabuğu kırmışız, tarihi savunmak için her şeyi göze almışız.”

İyi de bu tarih bilinci, bu kadar tarih sevgisi nereden geliyor sizce?

Çünkü biz Hasankeyfliyiz. Burada yaşayan herkes tarihini sever, ona sahip çıkar. 

Peki diyelim ki oldu, diyelim ki baraj suları yükselmeye başladı. Ne yapacaksınız?

Evime demir çubuklar dikip kendimi onlara bağlarım, yine de gitmem. 
60 yaşındaki Hüseyin Tekeş giriyor söze: Devletimize karşı değiliz ama öyle bir şey olursa hiçbirimiz gitmeyiz. Mesela ben yukarıdaki mağaralara çıkar, orada yaşarım, ama gitmem.

Nasıl bu kadar inatçı olabiliyorsunuz?

İridil:
İnatçılığımızı tarihten alıyoruz. Biliyoruz ki o inat olmasaydı bu kale çoktan yıkılıp giderdi. Madem ki bu kale burada, biz de burada olacağız. Gerekirse AİHM’e gideceğiz ama Hasankeyf’i terk etmeyeceğiz.

Tekeş:
Bizim burada annemizin, babamızın mezarları var. Kim annesinin babasının mezarının sular altında kalmasını ister, kim bırakır?
İridil: Merak ediyorum; acaba böyle bir yer Marmaris’te olsa suyla kapatırlar mıydı? 

Hasankeyf’te baraj isteyen hiç mi yok?

Tekeş: İki-üç toprak sahibi var, onlar bile istemiyor.

İridil: Burasının siyaset üstü bir konumu var. Ne PKK ne Hizbullah ne Ergenekon... Bunlara ne boyun eğeriz ne de aracılık ederiz. Bizim devletten tek isteğimiz var: Hasankeyf yaşasın. Bu konuda hepimizin fikri ortaktır.

Sular altında kalmadan Hasankeyf’i görmek isteyen turistler

Hasankeyf kalesinde sıcaktan çok bunaldığımız bir an hemen ilk bulduğumuz bir mağaraya sığındık. Çünkü mağaraların içi ortalama 15 derece. Yani eşikten bir adım dışarı attığınızda 50, içeri attığınızda 15... Sanki lüks otel odalarının hiç ses çıkarmadan çalışan ve her yeri eşit soğutan klimalarından var içeride. Üstelik sadece serin değil, sürprizli de... Çünkü girdiğimiz o mağarada bir baktık bizim gibi sıcaktan kaçan iki Avrupalı var. Hemen sorduk: “Niye buradasınız?” İtalya’da bir voleybol hocası olan Silvana Peretti’nin yanıtı: “Bir kitapta Hasankeyf’in çok önemli bir yer olduğunu okudum ve sular altında kalmadan görmeyi istedim. Doğrusu burada bariz bir tarih var. Gerçekten sular altında kalacak mı, inanmak çok zor.” İlkokul öğretmeni olan İsviçre vatandaşı Jean-Marc Jung’ın yorumu da şu: “Aynı nedenle buradayım ama benim hislerim karışık. Enerji üretimi mi daha değerli yoksa tarih ve burada yaşayan insanlar mı? Tabii bu sorunun asıl yanıtını verecek olan ben değil, sizlersiniz.”

Hayatlarında sadece bir kez eylem yapmışlar

Belki de 15 bin yıllık bir uygarlıktan geldikleri içindir, buranın insanları aslında ne Batmanlı, ne Mardinli, hatta ne de Güneydoğulu. Bu insanlar birinci dereceden Hasankeyfli. Dedikleri gibi siyaseti çok sevmiyorlar. Sevdikleri kişi kimse yerel seçimde ona oy veriyor; o hangi partideyse genel seçimde de onu seçiyorlar. Şimdiki belediye başkanları eski DYP’li, şimdi AKP’li ve o da baraja karşı (Yoksa zaten seveceklerini hiç sanmıyoruz.) Dolayısıyla Hasankeyflilerin çoğu da AKP’li. Devlet otoritesine karşı büyük bir saygıları var. Hayatlarında topu topu bir kez eylem yapmışlar; o da “Acil 112” istedikleri için küçük bir yürüyüş

Milliyet Gazetesi,
26 temmuz 2009