İslâm Ansiklopedisi'nde
Hasankeyf

Günümüz Türkçesine Çeviri:
Mehmet Masum SÜER

HISN KEYFA, HISN KAYFA: Dicle nehrinin güney kenarinda, Diyarbekir ile Cizre arasinda, düz hat ile bu iki sehirden birincisine 110, ikincisine 85 km. kadar uzakliktadir. Eski ve özellikle orta çagin önemli kenti olup, bugün Mardin ilinin Gercüs ilçesine bagli (Günümüzde Batman'a bagli) bir ilçe merkezi olup, 1945 sayiminda 1144 nüfuslu olan Hasankeyf (Hasankif) adli bir köy bulunmaktadir.

Eyyubiler'in eline geçmesi

Hisn Kayfa orta çagda da stratejik ve askeri önemini korumustur. Müslüman egemenligi altina girdikten sonra, Abbasilerin etkisi azaldikça, gerçek hukumet kuvveti, halifeligin diger eyaletlerinde oldugu gibi, az çok iktidara sahip yerel hanedanin eline geçiyordu. Hisn Kayfa da böylece zaman zaman Hamdanilerin, Mervanilerin ve Artukogullarinin eline geçti ve 495 / 628 (Milattan Sonra 1101 / 1231) arasinda, 130 seneden fazla bir zaman zarfinda, Hisn Kayfa ve amid Artukogullari hanedanina baskent oldu. Bu sirada, bayindirlikta en parlak noktasina eristi ve bugün de bir bölümü harabe halinde duran binalar ile süslendi.

Hisn Kayfa hükümdarlari bu zaman içinde bazen Anadolu Selçuklularina ve Eyyubi devletine, genellikle çok gevsek bir bag ile, bagli bulunuyordu. 629 (Milattan Sonra 1231/1232)'da Eyyubi hükümdari Malik el Kamil, Hisn Kayfa'yi ele geçirerek, buradaki Artukogullari devletine son verdi.

Mogollarin kenti yagmasi

658 (Milattan Sonra 1260)'de sehir, Mogullar tarafindan ele geçirilerek, yagmalandi ve kismen de tahrip edildi. Hisn Kayfa'nin gerilemesi bununla baslar. Her ne kadar Hamd Allah Mustavfi eserini yazdigi siralarda (740-Milattan Sonra 1340'a dogru), Hisn Kayfa henüz kalabalik bir sehir ise de, büyük bir kismi harabe halindeydi.

Daha sonralari buranin; kisa bir müddet için, Akkoyunlular döneminde ve özellikle Uzun Hasan'in ogullari elinde yeniden bayindirliga kavustugu tahmin ediliyor. bu düsünceyi, bir taraftan venedikli Barbaro'nun anlatimi, diger taraftan da o devirden kalma binalarin öneminden anlasiliyor.

1516'da Osmanli'nin oldu

16. yüzyil basinda Hisn Kayfa, bir aralik Iran Safevilerinin eline geçti ise de, bir süre sonra, 1516'da Osmanli topraklarina katildi ve Diyarbekir eyaleti içinde bir sancaga merkez oldu. Fakat daha önceden önemini kaybetmeye baslamis olan sehir, bir türlü kalkinamadi. Diyarbekir ile Elcezire arasindaki büyük mal ve insan tasima hareketi çoktan burayi terketmis ve Dicle üzerindeki köprü de yikildigindan, sapada kalan sehir yüzyillar boyunca büsbütün harap oldu. Son zamanlarda ancak bir bucak merkezi rolünü oynayan bir köy haline geldi.

Islam dönemindeki kalkinma

Fakat bu antik sehrin Ortaçag Islam döneminde ulastigi kalkinmisligin üst düzeylerde oldugu, bugün bir bölümü yikilmis, bir bölümü de ayakta duran tarihi yapilarin görkemi ile yayilma alaninin genisliginden anlasiliyor.
Bu tarihi yapilar son yillarda, Albert Gabriel (Fransiz Profesör) tarafindan, detayli olarak incelenmis.

Saray ve Kale, Dicle yatagindan 100 metre yükseklikte hakim sarp bir kayanin üzerindeki düzlüge yerlesmis. Kuzey dogusunda kalan sehirden derin bir sel yatagi ile ayriliyor.

Asil sehir, nehir yatagi ile bunu güney dogudan sinirlayan hafif egimli bir düzey üzerine yerlesmis. Kale'de bugün eski bir saray kalintilari ile bir cami ve diger eser kalintilari, sehirde uzun zamandan beri terkedilmis bulunan ve gitgide harap olan az sayida camiler kalmis.

Harabeler üzerinde hemen hemen bozulmamis bir iki minare yükseliyor. Dicle'nin karsi yakasinda da bir kaç eski bina ve türbe bulunmaktadir. Iki sahili birbirine baglayan görkemli köprü çoktan harap olmus, yerinde ancak temellerinden bazi parçalar kalmis.

Kapılardan 3'ü var

Her tarafi yalçin yarlar ile çevrili kaleye yalniz dogu ucunda kaldirim ile dösenmis, dolambaçli ve merdivenli bir yokus ile çikilir.

Bu yokus Ibn Saddâd'in anlatimina göre, 7 kapi ile donatilmisti ki, bugün bunlarin yalniz 3'ü duruyor. Birisinin üzerinde Eyyûbî hukümdari Sülaymãn tarafindan (Milattan Sonra 1420'ye dogru) yaptirilmis olduguna iliskin bir bilgi görülüyorsa da, eski metinlerin incelenmesinden, bu kapilarin 8. yüzyilda bunlardan daha eski kapilar yerine yerlestirildigi anlasiliyor.

Ayrica dogrudan dogruya kaya üzerinde, yontulmus 200 basamakli bir merdiven kalenin içinden Dicle'ye dogru inmekte. Bu merdiven kente herhangi bir saldiri sirasinda nehirden su almak amaciyla yapilmisti.

Kale'nin tepesindeki cami

Kalenin en yüksek yerinde Ulu Câmi bulunmaktadir. Hâlen kullanilmakta olan (günümüzde kullanilmiyor) bu câmi oldukça saglam duruyor. Yapilan birçok onarimlardan, caminin esâs plâninin çok degistigi anlasiliyor. Günümüze ulasabilen kitâbelerden en eskisi 796 (Milattan Sonra 1394) tarihini ve Fahr al Din Sulaymân'in ismini tasimakta olup, bu kitâbe de yapimla ilgili degil, onarimla ilgili oldugundan, câmiin çok daha eski oldugu söylenebilir.

Ulu Câm'iin biraz asagisinda yapilmis olan büyük saraydan simdi genis temeller ve kismen yiginti altinda gizlenen duvar ve kemerler kalmistir. A. Gabriel, hiç bir kitâbesi bulunmayan bu binâyi, muhtemel olarak, köprü ile yasit saymaktadir. Ayrica kalenin kuzey dogusunda, Dicle'ye hâkim yarlardan ayrilan ve muazzam bir kule teskil edecek gibi yontulmus olan bir kaya çikintisi üzerindeki kalin duvarlar, muhtemel olarak, hukümdarlarin yazlik saray olmak üzere, kullanmis bulunduklari bir binâya âittir.

Dayanikli kalesi olan sehir

Bugün ancak kuzey bati ucunda bâzi ev ve dükkânlarin bulundugu sehre gelince, burasi önceleri sûr ile kusatilmis degildi. Istahri, Hisn Kayfâ'yi, "Dayanikli sûru olmayan, ancak çok dayanikli kalesi bulunan bir sehir" olarak tanimlar. Bununla berâber, harâbelerin yayilma alani, antik sehrin genisligi hakkinda bir bilgi veriyor.

Burada az sayida camiler, bu anlamda Cami al Rizk var ki, sehrin kuzey dogusunda, kismen yikilmis bir yar üzerinde yapilmis olup, binâsi yikilmis ve onarim görmüs. Fakat minâresi oldugu gibi duruyor; bu câmi Milattan Sonra 1409'da Eyyûbî sultani Sulayman tarafindan yapilmistir. Sultan Sulaymân câmii, sehrin ortasinda, tamâmen yikilmis olmus olup, bu câmiin minâresi, günümüzde serefesine kadar, duruyor.

Eyyubi eseri Koç Camii

Ana kapisinda bulunan kitâbe Eyyûbî hukümdari Gâzi b. Muhammed(Milattan Sonra 1351)'in adini tasiyor. Sadece duvarlarindan bâzi parçalar kalmis olan Koç Câmii 14. yüzyil sonu veya 15. yüzyil basina âit bir eserdir. Bunlardan baska çok sayida türbe, mescit ve medrese yikintilari da bulunuyor.

Dicle üzerindeki köprü, herhâlde, Hisn Kayfa'nin en ünlü yapisiydi. Yâküt, bu köprüden sözederken, "Gezdigim memleketlerin hiç birinde daha büyügünü görmedim" der. 16. yüzyilin Venedikli gezgini de, "Asanchif" köprüsü dedigi bu köprü için, ayni düsüncededir.

Bu köprünün ne zaman ve kimin tarafindan insa edilmis oldugu, kesin olarak, bilinmemekteyse de, Taylor'un bunu antik döneme âit bir eser gibi göstermesi dogru degildir. Ritter, bu köprünün, 1122'de Selçuklu Fahr al Din tarafindan yapildigini yazar. Ibn Havkal'deki anonim bir bilgiye göre ise 510 tarihinde Artukogullarindan Kara Arslan tarafindan yapilmistir. Fakat 510 tarihi Kara Arslan'in babasi Dâvud'un dönemine aittir.

Köprü kime ait?

Öte yandan, bu tarihin yapim veya onarimi gösterdigi kesinlikle söylenemez. Köprünün Mervânîler zamaninda yapilip, Artukogullari tarafindan mi onarildigi veya özellikle bir Artukoglu eseri mi oldugu sorusu üzerinde duran A. Gabriel, yapidan bugün kalan parçalarin orta çaga âit muazzam bir eser, titizlikle yapilmis bir tasyapi özelliklerini gösterdigi düsüncesindedir.

Adi geçen arastirmaci, Hisn Kayfâ köprüsü ile Batman çayi üzerinde Timur Tas'in yaptirdigi köprü arasinda yapim benzerlikleri bulundugunu kaydederek, bugün üzerinde hiç bir kitâbeye rastlanmayan bu köprünün Artukogullarina âit bir eser olmasi olasiligini kuvvetli görüyor ve bugün bir bölümü yükselen birinci kemerin sonradan (15. yüzyilda) yapildigini söylüyor.

En büyük köprü

Yine A. Gabriel'in tespitlerine göre, köprünün büyük kemerin açikligi 40 metredir. Bu kemer açikligi, bu çevrede insa edilmis, ayni döneme ait bütün köprülerinkinden daha fazla (Batman köprüsünde 30, Cizre köprüsünde 28, Altin köprüde 26 metredir) olup, bunun dogu tarafinda bir, bati tarafinda iki kemer daha bulunuyordu. Köprü, orta kisminda, istendiginde kesilebiliyordu (yani ulasima kapatilabiliyordu).

Hisn Kayfâ köprüsünün ne zaman harâp oldugu bilinmiyorsa da, 16. yüzyilin ikinci yarisinda henüz ayakta oldugu söylenebilir (Saraf Hân Bidlisi, nsr. Charmoy, Serefname, I, 144); Kâtip Çelebi (Cihannuma, s. 438) de köprünün varligindan söz eder. 17. ve 18. yüzyilda Hisn Kayfâ'dan geçen yol terk edilmis gibidir. Bu bölgeden geçen gezginler buradan söz etmezler. Moltke'nin geçisi sirasinda (1837) köprü, mutlaka, çoktan yikilmisti. A. Gabriel, Sandreczi (Reise nach Mosul und durch Kurdistan, I, 277)'nin büyük kemer için „Hemen bozulmamis gibi duruyor' demesini pek dogru bulmuyor.

Zeynel Bey türbesi

Dicle'nin sol tarafinda bulunan binâlar arasinda bir tepe üzerinde, kismen harâp Imâm Abd Allâh tekkesi ile Uzun Hasan'in oglu Zeynel Bey'in yikik türbesi sayilabilir.

M. Streck'in 'Mezopotamya magara sâkinlerinin bassehri' dedigi Hisn Kayfâ'da magara meskenleri ve kaya mezarlari da ayrica kayda deger. Kaya evlerden çogu basit ve tek odali olup, yalniz LehmannHaupt (Armenien einst und jetzt, I, 377) iki katli bir tânesini anlatiyor. A. Gabriel, bu evlerin helenistik devre âit oldugu düsüncesini dogru bulmuyor.

Hisn Kayfâ adinin kaynagi da karanlikta kalmis ve bu adi açiklamak üzere, bir takim asilsiz yakistirmalar ileri sürülmüstür.

Kayfâ adinin Süryânîcede 'kaya' demek olan kifo'dan geldigi tahmin edilmektedir (Quatremere, Histoire des Mongols, I,333 v.d.). Buna göre, Süryânî kaynaklarinda Hesnâ Kephâ diye zikredilen ve Arapçada Hisn Kayfâ olan sehrin adi 'kaya hisari' seklinde tercüme edilebilir.

M.Strec'e göre Hasankeyf adı

M. Streck, Hisn Kayfâ adinin, muhtemelen, Asûrca Kipani sözcügünden geldigini, eskiler tarafindan titizlikle korunmus topluluk ve veya memleket adi anlamina geldigini belirtir.

Hisn Kayfâ adi sonradan, biraz kisaltilarak, Hisn Kayf olmus, Osmanli egemenligi altinda Hasankeyf seklini almis. Bu ismi açiklamak için, sehrin Hasan adli bir Iranli veya bir Arap yönetici tarafindan kurulmus olmasi veya bu isimde bir kahramanin hapsedildigi kalenin tepesinden ati ile kendisini Dicle nehrine atip, kurtuldugu öyküleri anlatilir. Ancak bu öykülerin bir degeri yoktur.

Bugünkü adinin 'Hasan'in keyfi' veya 'hüsnü keyif' anlamina geldigi yakistirmalari da dogru degildir. Yâkût, buraya 'Kaybâ' da denildigini ve bunun Ermenice bir kelime olmasi gerektigini zannettigini söyler; Inciciyan (Géogr., s. 234). Eski Ermenicede buraya Kentzy denildigini kaydeder ve nihâyet Kâtib Çelebî, önceleri buraya Ra's al Gûl (Gülün basi) denildigini yazar.

Hasankeyf tütünü

Bugünkü Hasankeyf, ortaçag kentinin genis alani üzerinde, ancak çok sinirli bir yer kaplayacak bir sekilde, suraya buraya serpilmis, bir bölümü kale çevresinde, bâzilari eski kentin kuzeydogu ucunda, ve birkaçi da karsi sahilde, hepsi de yoksul ve harap evlerden olusuyor. Hiç bir düzenli yol buraya gelmemekte, disari ile baglanti güneyde Gercüs ve Midyat'a, kuzeyde Besirî'ye dogru giden patikalar ile saglanmakta ve Dicle üzerinde karsidan karsiya sal ve kayik ile geçilmektedir.

Zirâat ve hayvanciliga dayanan geçim kaynaklari, çok ilkel bir biçimde isletilmekteyse de, çok sicak geçen yazlar sâyesinde, özellikle Dicle yataginda sulamaya dayanarak, her türlü sebze ve meyveyi yetistirmek mümkündür.

Simdi hemen hemen hiç yetistirilmeyen, çignemeye mahsus, Hasankeyf tütünü öteden beri ünlüdür. Son yillarda Dicle'nin karsi sâhilinde, Hasankeyf'in kuzeybatisindaki Raman daginda (1228 m.), ümit verici petrol arastirmalari yapiliyor.

Kaynak: Islam Ansiklopedisi, Cilt: 4, Istanbul, 1977, s. 452-454 (Günümüz Türkçesine uyarlanarak)

NOT: Yukarıdaki metin, Diyarbakır'da yayınlanan G.Doğu Ekspres gazetesinde 14, 15 ve 16 Mart 2004 günleri dizi olarak yayınlandı.

Yukarıdaki metnin orjinalini
(Ansikpoledide yer aldığı dilde)
okumak için tıklayınız.